
Doğu felsefesinin en büyük bilgelerinden Zhuangzi, bir sabah uyandığında derin bir şaşkınlık içindeydi.
Gördüğü rüyayı düşündükçe zihni bulanıyordu.
Rüyasında rengârenk bir kelebek olduğunu, çiçeklerin arasında neşeyle uçtuğunu görmüştü.
Kelebek olduğundan o kadar emindi ki, Zhuangzi adında bir insan olduğunun farkında bile değildi.
Aniden uyandı ve yeniden kendisi oldu.
Ancak o andan sonra içine büyük bir şüphe düştü ve sordu:
“Ben rüyasında kelebek olduğunu gören bir insan mıyım, yoksa şu an rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek mi?”
Belki de Zhuangzi’nin asıl sorduğu soru bu değildi.
Belki de bize şunu göstermeye çalışıyordu:
İnsan, içinde bulunduğu deneyimle öylesine özdeşleşebilir ki, başka bir ihtimalin varlığını bile fark edemez.
Özdeşleşme, insanın farkında olmadığı en güçlü yeteneklerinden biridir.
ama bu yetenek insanda nerde kendini gosterir?
yolun başında ihtimaller var. Yarın yağmur yağabilir, iş değişebilir, biri gelebilir, biri gidebilir.
ama sorun:
Henüz yaşanmamış bir ihtimalin bugünden yaşanmasıdır.
Peki yaşatan kim?
Zihin mi?
Derine inince anlıyoruz ki,
Zihin sürekli üretiyor, ihtimal, yorum, senaryo… Bu onun doğası.
Yine de konu üretilen düşünce değil, o düşüncenin içimizde oluşturduğu his.
Korku… Öfke… Kırgınlık… Suçluluk…
Hisler geldiğinde, “Ben buyum.” sanırız.
Oysa onlar yalnızca zihnin ürettiği bir yorumun bedendeki yankısıdır.
Belki de özgürlük, zihni susturmakta değil; duyguyla özdeşleşmemektedir.
ama zihin direksiyonda ve duygular yolcu
O zaman kaza olduğunda sorumluluğu yolcuya yüklemeyiz.
Yani duyguların rotasını çizen çoğu zaman zihindir.
Peki zihni direksiyona kim oturttu? zihnin direksiyonda olduğunu nereden biliyorsun?
özdeşleştiğimiz şey duygudur. Ama duyguyu üreten zihin ve onun yanlış menzil bilgisidir.
Dönüşüm, zihin direksiyonu bırakınca değil; yanlış bildiği menzili düzeltmeye başlayinca başlar.
Zihin diireksiyonu ne zaman birakir? İnsanin zihnin dusuncelerine mahkum olmadigini, secme hakki oldugunu fark etmesiyle birakmaya başlar.
Secme hakki olduğunu bilmek, elinde sadece harita olduğunu gosterir. Direksiyona oturman icin yetmez.
Ayrıca bu noktada bir tehlike var, zihnin secimini değil, kendi secimini kullanmak, zihinle kavga etmektir.
Tavır bellidir.
Şahitlik. Yani gelip geçmesine izin vermek.
Gerçek bir şahit olmak, tıpkı gökyüzü gibi olabilmektir.
Gökyüzü, içinden geçen kara bulutlara, fırtınalara ya da pırıl pırıl güneşe direnç göstermez. Hepsine ev sahipliği yapar ama hiçbirini sahiplenmez. Bulut gelir, şekil değiştirir ve nihayetinde rüzgarla birlikte akıp gider.
Gökyüzü ise her zaman oradadır; sakin, dingin ve baki.
İste tanıklık, zihnimizin o sonsuz gökyüzü olduğunu hatırlama halidir.
İçimizde uyanan bir acıyı veya sevinci, tıpkı uzaktan geçen bir treni izler gibi izleyebilmektir.
“Ben öfkeyim” demek yerine, “Şu an içimden bir öfke dalgası geçiyor” diyebilme farkındalığıdır.
Bir yanıt yazın